Reklam
Reklam
Reklam
Tayfur Göçmenoğlu

Tayfur Göçmenoğlu

[email protected]

Üniversite gençliği

09 Şubat 2021 - 07:35

Üniversite gençliği

Gençlerin heyecanlarını kontrol etmeme dönemi vardır. Buna delikanlılık dönemi denir ve eğitimde bu da, tam tamına üniversite yıllarına rastlar.

Bizim ilkokul 5, orta ve lise üçer hesabıyla 19 yaşında üniversite eğitiminin süresi, delikanlılığın has yıllarıdır.

Türkiye, Boğaziçi Üniversitesi'nde yaşananları konuşuyor.

Toplumun yarısı bu gençleri “Asi” diye ilan etmiş durumda.

Bizim 68 kuşağının yaptıkları yanında bunlarınki hiç kalır; parkta çiğdem çitlemeye benzer.

Bizim kuşak, üniversite işgal ederdi, hocaları döverdi, boykot yapardı. Ama sırası geldiğinde de eğitimine saygı duyardı.

Üniversite yıllarında sınavlara yakın günlerde her akşam bir arkadaşın evinde toplanırdık. Bir keresinde; babası hakim olan Şerif Tahmisoğlu'nun Hatay civarındaki evinde geç saatlere ders çalıştık. Baba Tahmisoğlu, saat 23.00 gibi salona gelip “Hadi evlerinize. Bundan sonra çalıştığınız kafanıza girmez” dedi, ayrıldık.

Ertesi gün; şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü'nün binasındaki fakülteye geldiğimizde bizi tanımadığımız öğrenciler içeri almadı. Öğrendik ki, bir gece önce birlikte ders çalıştığımız Şerif, okulu işgal etmiş.

Etrafta ne bir polis, ne bir asayiş görevlisi. Oğuz Çataloğlu, henüz doktor. O da kapıda , “Bari ne olup bitiyor, öğrensem” diye kıvranıyor.

Şerif, neyi protesto etti de arkadaşlarıyla fakülteyi işgal etti, pek net öğrenemedik. Ama bu işi kimseyi üzmeden, kırmadan yaptığına eminim.

Zaten onu da çok genç yaşta kaybettik.

Gelelim yakın yıllara:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri, zaman zaman devletin önemli isimlerini; konuşma yapması için çağırırlar. O önemli isim, her şeyi göze alıp salona girer ama ne olur; öğrenciler kendisini yuhalarlar, yüzüne çiğ yumurta, domates atarlar, dışarıda bekleyen otomobilini çizerler.

Ama o cesareti gösteren siyasetçinin de yıldızı parlar.

Böyleydi yakın yıllara kadar.

Bütün bunlar; gençliğin hezeyan zenginliğinden kaynaklanır.

Onlar mezun olup hayata önemli birer kişi olarak atıldıklarında; hoşgörünün geçmişlerine nasıl önemli bir damga vurduğunu hatırlar, gülümseyip geçerler.

Orson Welles'in meşhur bir şarkısı vardı; bilirsiniz, “I know what it is to be young…” diye bir bölümü olan ve orada “Ben, genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum ama sen yaşamadığın için yaşlılığın ne demek olduğunu bilemezsin…” mesajını veren şarkısı.

Bu da öyle bir şey.

Süleyman Sırrı Bey'in yaptığına bakın

Yozgat Milletvekili (Pek tabii tek parti döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası vekili) Süleyman Sırrı Bey, 25-45 yaş arası olup da evlenmeyenlerden “Bekarlık Vergisi” adı altında vergi alınmasını önermiş.

Sayın vekil, bu vesileyle toplanan paranın çar-çur edilmeyeceğini de sağlama bağlamış. Demiş ki, Meclis'e verdiği önergesinin son maddesinde:

“Bu kanunla alınan vergi, sıhhat-i umumiye konusunda muayyen adette çocuk sahibi fakir babalar ve analara verilecektir.”

Yasa çıktı mı, bilemiyoruz. Ama nüfusun 1940'lı yıllardan sonra neden hızla arttığı belli.
Ah güzel Türkçem

Zengin Türkçemizin, zengin coğrafyada pek çok lehçe ile konuşulması doğal.

Bu, dünyanın pek çok yerinde böyle. Hindistan'da Hintçe diye 220 ayrı lehçede dil konuşuluyor. Meclis'te her milletvekilinin bir tercümanı var.

Bizim dilimizin yazıldığı gibi olmaktan çıkarılması aslında sorun yaratmıyor. Yazıldığı gibi konuşmayan bile yazıldığı gibi yazma noktasında kurala uyuyor.

Karadenizlinin o hoş kendine özgü şivesi, bizim Ege'nin “geliyom-gidiyom” diye kestirmeden konuşması, Aydınlının “e “ve “i “halini ters yüz etmesi, ”işyerine geliyorum” diyeceğine “İşyerini geliyorum” demesi, kendi lehçesini yaratma içgüdüsünden kaynaklanır.

Bir esnafla konuşuyorum. Yakındı, yakındı, sonunda şöyle dedi:

“Bu şartlar devam ederse vergi mergi veremiyecük”

Cümle güzel başladı, arızalı bitti.

Bunu yaratan, yaşanan çevredir. O çevre de inadına değişim eğiliminde değildir. Geleneksel yapısını korur da korur.

İstanbul Türkçesi diye bir şey vardır, şimdi var mı bilmiyorum.

İşte o İstanbul Türkçesi korunabilse ve hafiften hafiften çocuklarımıza enjekte edilse bakın neler oluyor?

Lehçeyi “Yöresel pasaport” gibi kullanan yapı da değişmiş olur.

Ha öyle, ha böyle demeyin

AK Partililer, kendilerine AKP diye hitap edilmesinden hoşlanmıyorlar. Bunu CHP'liler söylüyor diye.

AKP'nin açılımı: “Adalet ve Kalkınma Partisi”

Aslında bu açılım AK Parti'de o kadar kolay yapılmıyor.

Bu hassasiyetin, içerikle ilgili değil, geldiği adresle ilgili olduğu aşikar.

Bir zamanlar Demokrat Parti'ye “Demirkırat” diyenler vardı. Demokratlar bile böyle hitap ederlerdi kendi partileri için. Adalet Partisi yıllarca “Kırat”diye anılmadı mı?

Turgut Sunalp'ın 12 Eylül'den sonra kurduğu MDP, hep “Horoz Partisi” diye çağrıldı.

Hiç birinde alınan, küsen olduğunu görmedim.

Bu dil sürçmesi değil. Bu kolaya gelen bir söyleyiş. CHP'lilerin bir maksada hizmet eden davranışı da değil, olamaz da.

Alınmamak en iyisi gibi geliyor bana.

İbrahim Ormancı-Duvar Yazıları

Artık vatandaşlar ikiye ayrılıyor. Risk grubunda olanlar ve olmayanlar diye!

***

Şu Corona'nın en güzel yanı hanımın '' Bugün benim günüm var '' diye beni evden postalamaması!

***

Normalde hiç kahvehaneye gitmem. Şu Corona bitsin kahvehaneden çıkmayacağım işte!

***

Deveye neren eğri diye sormuşlar? Hiçbir şey dememiş. Ne o siz devenin konuşmasını mı bekliyordunuz yoksa?

***

Hani ölürken yaşamımız bir film şeridi gibi gözümüzden akıp geçer ya. Korkarım bu gidişle film şeridi akıp giderken birden reklam kuşağı araya girecek!

***

Kız istemeye çiçek yerine 5 kiloluk yağ ve bir koli yumurtayla gittik. Hemen kızı verdiler!

***

Bu kadeh senin şerefine, kaçak içkiden ölen emmoğlu!

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
test