Reklam
Reklam
Reklam
Tayfur Göçmenoğlu

Tayfur Göçmenoğlu

[email protected]

İki yılın muhasebesi

03 Nisan 2021 - 07:30

İki yılın muhasebesi

Mahalli seçimlerin ardından 2 yıl geçti.
İktidarı, muhalefeti bir muhasebe peşine düştü. Belediye başkanlarının iki yıllık karneleri dağıtılmaya başlandı.
Bu yılın diğer iki yıllardan farkı var. Bu iki yılın son bir yılı, davetsiz misafir Korona ile geçti. Belediyeler, diğer bütün hizmetlerini ikinci plana alıp, bunun tahribatını en aza indirmek için kolları sıvadılar.
O yüzden karne notu vermeye hevesli siyasetçilerin ve gazetecilerin, bu gerçeği unutmamaları gerekir.
İzmirliler için tabii gözlerin en çok yöneldiği belediye Büyükşehir. Ve tabii Tunç Soyer.
Soyer de pandeminin gölgesi altında görev yaptı ama insaf sınırları içinde söylüyorum; pek çok konuda bekleneni vermedi.
Bunların başında trafik gelir. Ve hep ihmal edilen İzmir Fuarı'nın hali.
Trafik, büyük kentlerde elbet sadece belediyenin sorumluluğunda değil. Devletin de payı var ama İzmir, artık İstanbul'un 1980'li yıllarına dönmüştür ve trafik konusunda sınıfta kalmıştır. Büyükşehir, ana arterlerden sorumlu olduğu ilçelerde bunu çözmeye yönelik ciddi girişimlerde bulunamamıştır. İzmir'de trafiği rahatlatacak; bizim görebileceğimiz esaslı bir altyapı hizmeti yoktur.
İzmir'de ciddi bir otopark sorunu vardır ve kent merkezlerindeki trafiğin yoğunluğu biraz da bundandır.
Örnek; Üçyol semtinde yüzlerce apartman var ve her apartmanda oturan binlerce kişi de araba sahibi. Ama otopark yok.
Bu Mithatpaşa'da böyle, Şirinyer'de böyle, Bornova merkezde böyle, Karşıyaka'nın her yerinde böyle.
Fuar konusu, bizim bilemediğimiz, bilmemizi istemeyen bir zihniyetin projelendirmeye çalıştığı tablo ile bir muamma sergilemektedir.
Sadece “Yeşil” denerek Fuar, halkla bütünleştirilecek hiçbir çaba gösterilmeden kendi haline bırakılmıştır.
Fuar'da ne yapılmak istendiğini, İzmirliye danışmadan yola koyulanların bir gafleti olarak nitelendirmek zorundayız.
Fuar, bütün İzmirlinin; üzerinde hakkı olduğu bir mekandır ve onunla buluşturulmalıdır. İzmirli, belediyenin işlettiği mekanda bir bardak çaya 8 lira vermek istemiyor. 2 liraya çay içebileceği, şirin ama mütevazı mekanları arıyor.
Kimse  “Kübana'yı geri getir”, “Mogambo yaşasın”, “Göl Gazinosu neden bu halde? Demiyor. İnsanlar, “Bütçemize uygun çay içip karnımızı doyurabileceğimiz mekanlar istiyoruz” diyor.
İki yılın muhasebesi, her İzmirlinin evinde bu küçük, minik, haklı, masum taleplerle yapılıyor.

Scala'dan da muhteşem

Eğer 1922 yılında İzmir Yangını çıkmasaydı bu muhteşem mekan günümüze kadar ulaşabilecekti. Çünkü yangından nasibini almayan aynı yaştaki nice mekan hala ayakta.
Birinci Kordon'da, şimdiki Gündoğdu'dan Alsancak'a doğru giderken yer alan İzmir Tiyatrosu binası, dünyanın en iyileri arasında sayılan Milano'daki Scala'dan daha da fiyakalıydı.
İşgal yıllarında Yunanlılar, bu merkezi sahiplendiler ve dünyanın dört bir yanından buraya sanatçı getirttiler.
Opera, tiyatro, sahne eğlencesi gibi muhteşem etkinliklere ev sahipliği yapan bu tiyatro, İzmir'in gururu idi. Körolası yangın, bu güzelim sanat eserini yerle bir etti.
İç mekan fotoğraflarına bakıldığında; içeride ihtişamın zirve yaptığını görürsünüz. Localar, sahneye tümüyle hakim bir yerleşim düzeneği, akustiğin kralı, hepsi ama hepsi bu mekanda bir uyum içinde yer alıyordu. İzmir yanmasaydı, bu tiyatro binası da hasar görmeseydi; eminim diğerleri gibi hala ayakta olacak ve işlevini sürdürecekti.

Kanıtlaması zor ama

Sık sık iddia edilir:
“Belediye bize partizanlık yapıyor. Ona oy vermedik diye mahallemize hizmet getirmiyor.”
Örnekler çok ama ispatı zor.
Ancak geçmişte bazı belediyelerin, siyasi rantı gözeterek mahalleleri paylaştıklarına dair eylemleri vardı.
Her iki iddia da eğer doğruysa siyasetçiliğe çok ters.
Siyasetçi, oyunu artırmak için elindeki argümanları sonuna kadar kullanmakla mükellef. Belediyecilik bir hizmet aracıdır. Belediyelerin, oy verdi-vermedi hesabıyla hareket ederek hizmeti de çeşitlendirip sınıflandırması sonuçta kendi aleyhine olur.
Göztepe'de bir mahallenin ortasına foseptik çukuru kazılması olayı eğer bu iddialara ciddi bir örnekse vay ki vay. 

Radyo dinlemenin keyfi

Bir zamanların en önemli buluşlarından biriydi ve hemen her evin vazgeçilmeziydi radyo.
Müzik dinlemek, haberleri “Ajans” ismiyle izlemek, tiyatro oyunlarına tutkulanmak… Radyo, bize bu sıcaklığı öylesine sunuyordu ki.
Annelerimizin üzerine elleriyle ördüğü örtüyü koyması, akşam saatlerinde sunulan; Muzaffer Sarısözen yönetimindeki “Yurttan Sesler”, hemen her gün yayınlanan “Arkası Yarın”lar, Ramazan akşamları yayınlanan komediler, Karagöz Hacivat oyunları, naklen futbol maçları… Hepsi öyle güzeldi ki.
Televizyon bu sihri alıp götürdü. Ama bugün yine de radyonun o güzelliklerine ihtiyaç duyuyoruz.
Çünkü radyo, istediğimiz her yere bizimle gelebiliyor. Araba sürerken, piknikte, bahçede, tarlada… Her yerde var.
Kulaklığı taktığımızda en gürültülü alanlarda bile radyo keyfini yaşama imkanı buluyoruz.
Radyo, bir tutku olmayı sürdürüyor. Televizyonun zenginliği yanında onun tevazuyu kaybetmeyen bir yanı var.
Bu sihirli kutuya hep sahip çıkalım. Radyo dinlemeyi bir alışkanlık haline getirelim.

İbrahim Ormancı-Duvar Yazıları

Beni terk edip giden eski sevgilime ''Bundan sonra dünya ahiret ACIMSIN'' diye mesaj atmıştım!
***
Baharı bekleyen kumrular gibi, sokağa çıkma yasağının bitmesini bekliyoruz!
***
Bir yiğit gurbete gitse. Korona kapıp karantinada kalsa. Gör başına neler gelir!
***
Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman. Bil ki, sokağa çıkma yasağı başlamıştır!
***
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar. Ne kadın dırdırı, ne ergen böğürtüsü. İmreniyorum size yeminle!
***
Bana ''Tecrübe ne demek ?'' diye soran oğluma '' Yenilen dost kazıklarına tecrübe diyoruz oğlum'' dedim!
***
Travmalar atlatan bir ırkın ahfadıyız!
***
Şimdiki çocuklar sürekli abur cubur atıştırıyorlar. Z Kuşağı değil onlar bence. AZ YE kuşağı!

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
test