Çeşme magandaları
Tayfur Göçmenoğlu

Tayfur Göçmenoğlu

tayfurgocmenoglu@gmail.com

Çeşme magandaları

11 Haziran 2019 - 06:24

Çeşme magandaları
Kadim dostum, duayen gazeteci Haluk Narbay, güzel bir tespit yapmış ve bunu yaparken de yetkilileri uyarmış.
Çeşme'nin Ilıca semti, dünyanın belki de en güzel plajlarından birine sahip. Bu plaja, geçen yıla kadar  şemsiye ve şezlong parası ödeyerek giriliyordu. Yeni belediye, bu uygulamayı kaldırdı ve plajı halka açtı.
Hal böyle olunca, insanlar plaja akın etmeye başladılar. Denizin tadını çıkarmak güzel ama bunu yaparken çevreyi rahatsız edenlerin sayısı da küçümsenmeyecek kadar arttı.
Ilıca'nın Şantiye mevkiinde bahçeli güzel sahil evleri var. Bu evlerin sahipleri, buraya dadanan magandalar yüzünden denize bile giremiyorlar.
Adamlar, araçlarını bu evlerin önüne park ediyor, duvar olmadığı için çiti aşıp bahçeye girerek hacet gideriyorlar, bahçeyi babalarının malı sayıp çimlere serilerek piknik yapıyorlar, hatta kapıyı açık bulduklarında garaja araçlarını bile park ediyorlar.
Ilıca ve tabii Şantiye sakinleri isyanda. Burada araçları içinde sabahlayıp müziği sonuna kadar açanlar, içip içip sağa sola sarkanlar buranın huzurunu kaçırmış durumda.
Sonuçta belediyenin iyi niyeti alabildiğine istismar ediliyor.
Çeşme Kaymakamı’na büyük iş düşüyor. Bu bölgede denize girme adabının öğretilmesi gereken insanlar var. Onlara gereken yapılmalı ve yaptırım uygulanmalıdır.
Çeşme gibi nezih bir ilçede güzelliklerin korunması adına bunu istiyor ve bekliyoruz.


Dinsel siyaset
Üçüncü dünya ülkelerinde dinin siyasete bulaştırılması, bir  moda halinde sürüp gitmektedir.
Bunu önlemenin imkanı da yoktur, olmayacaktır.
Ancak bunu yaparken oyunu kuralına göre oynamak gibi bir zorunluluk da var.
Türkiye'de böyle bir gelenek, 1950'li yıllarda yerleşmeye başladı. Said-i Nursi'nin siyasete müdahalesi, sonraki yıllarda Süleymancılar, Nakşi Bendiler ve daha pek çokları, bu argümanın önemli birer malzemesi oldular.
Atatürk'ün vefatından bir süre sonra tek partili dönemde Meclis'te yolsuzluk konuları sık sık gündeme gelmeye başladı.
Şükrü Saracoğlu, Refik Saydam'ı eleştirirken bir yandan da kendisine başbakanlık zemini hazırlıyordu. İnönü, kendisine bu fırsatı verdi. Bu defa Recep Peker, yine yolsuzluk iddiaları başta olmak üzere Saracoğlu'nu eleştirmeye başladı. İnönü, aynı taktiği uyguladı, Recep Peker'i başbakan yaptı ama Hasan Saka, Recep Peker'in politikalarını daha da sert bir şekilde yerdi ve tam o yıllarda, çok partili döneme geçiş sürecinde, yeni kurulan Demokrat Parti'nin; ezanın yeniden Arapça okutulması vaatleri gündeme geldi.Yani Demokrat Parti, muhafazakar bir yol izleyecek ve dini değerlere sahip çıkacaktı.
Verdiği izlenim oydu.
İnönü, büyüyen bu gücü kırmak için, Türkiye'nin en önemli din alimlerinden biri olan Prof.Dr. Şemsettin Günaltay'ı 1949 yılında başbakanlığa getirdi. İddiası şuydu:
"Biz de dinimize sahip çıkacağız. Alın size Türkiye'nin bir numaralı din adamı."
Günaltay, 1950 yılına kadar, bu algıyı oluşturmak için büyük gayret sarfetti, ama aşı tutmadı. Seçimi yine Demokrat Parti kazandı.
Ondan sonrası malum.
...
Dinin siyasete bulaşmasındaki temel öge, "Din elden gidiyor" kaygısı ekseninde kalmayıp farklı bir duruş sergilemek aslında.
Yani detaylara inmek, samimiyet göstermek ve "o" dilden konuşmak.
Bunu başaranları görüyoruz.


Mimarlara sitem
İzmir, Akdeniz Bölgesi'nin en güzel kentlerinden biri. Ege'nin incisi.
Konumu, iklimi, denizi, insanları ile yaşanası bir yer.
Bu kentte, nüfusun 200-300 bin olduğu dönemlerde şimdikinden çok farklı yaşamlar sergilendiğini biliyoruz.O yılların İzmir'inde bu yaşama kalite katan unsurlardan biri de hiç şüphesiz mimari kimliği idi.Cumbalı evler, geniş bahçeli köşkler,villalar,yalılar kenti bir marka yaşam merkezi haline getirmişti.
Çünkü İzmir'in bir mimari kimliği vardı.
Ne yazık ki, 1930'lu yıllardan sonra bu özellik yok oldu. Mimar Kemalettin'in Gümrük civarında o yıllarda yaptığı tarihi binalar dışında bu kimliğe katkı verecek yapılar inşa edilmedi. Hele cumbalı evler de birer ikişer yıkılmaya başlanınca İzmir bu açıdan cazcavlak kalıverdi.
90 yıldır durum böyle.
Büyük, devasa, konforlu, modern binalar yapılıyor ama bu, belli bölgelerde sınırlandırıldığı için İzmir'in silüetinde rol alamıyorlar.
Burada mimarlara ve tabii en çok da belediyelere iş düşüyor. Bu anlamda bir kimlik oluşturmak ve o kimliği inadına korumak. Tıpkı Alaçatı, Safranbolu, Bodrum, Mardin evleri gibi.
Mimar Harbi Hotan'ın Konak'taki SSK bloklarını yaptığı yerde İzmir mimarisinin önemli yapıtlarından biri olan Sarı Kışla ve onun devamı niteliğindeki müştemilat binaları vardı ve bunlar, İzmir'in korunması gereken dokusunun en önemli örneklerinden biriydi.
Kısacası İzmir büyüyor ama bu anlamda ihmal edilerek.
Mimarların bu sürece verecekleri katkı çok önemlidir.

Duvar Yazıları-İbrahim Ormancı
Şu Munzur'un dağlarında uçan drone olaydım!...
***
İnsana benzeyen balık türü varmış.
O da bir şey mi ? İnsana benzeyen canlılar dolaşıyor çevremizde!...
***
Yaramaz çocukta patron geni varmış. Vallahi doğru. Benim velet sürekli bana emirler yağdırıp duruyor!..
***
Bir kilo KIYMA 50'yi geçmiş. Aman etmeyin eylemeyin, bir çözüm bize. KIYMA'yın vatandaşa !..
***
Geçenlerde oğlum ‘’ Uzayda hayat kadını var mıdır baba? ‘’ diye sorunca, oğlumun ergenliğe adım attığını anladım yani!...
***
Bütün kadınlar çiçektir ama çiçekten çiçeğe de fark var mirim.  Sor bakalım çiçekçiye,
Bütün çiçeklerin değeri aynı mı?
***
Şimdi bana kaybolan yıllarımı vereceklerine, kaybolan cüzdanlarımı verseler daha gerçekçi olmaz mı ya ?
***


 

YORUMLAR

  • 0 Yorum