Prof. Dr. ibrahim Attila ACAR

Prof. Dr. ibrahim Attila ACAR

attila2000@gmail.com

"Ayasofyayı kebir camii şerifi"

28 Temmuz 2020 - 09:10

Tapu kaydında aynen böyledir.Gündemsanki Ayasofya imiş gibi görünüyor. Dikkatli bakınca, arka fonda Lozan var, kıyısında köşesinde Montrö var; Kanal İstanbul var.. Hatta “Endişeli Ortodokslar” var.
Şöyle kısa bir dünya tarihine bakıldığında Büyük Roma İmparatorluğunun Batı kanadının yıkılmasında etkin olan devlet Hunlardır. Dönemin Papası, Hun hükümdarı Attila’ya gelerek yalvarmış ve o dönem için ihtişamlı vaat ve taahhütlerde bulunarak, Roma’nın işgal ve yağmasının önünü alabilmiştir. O dönemden sonra da Roma iflah olmamış; yıkılıp gitmiştir. 

Sonrasında Doğu Roma yani Bizans, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından sona erdirilmiştir. 
Her iki Roma’nın da yıkılışı ile bugünkü Türkiye’nin tarihi ortak geçmişe sahiptir. Her iki Roma’nın da yıkılışında bugünkü Türkiye’nin ataları rol oynamıştır.  Roma mirası ortada kalmamıştır: Başta İtalyanlar doğal olarak, sonra Yunanlılar, Fransızlar hatta  ABD bile Roma’ya sahip çıkmayı istemektedir.
Ancak hakkını teslim edelim, Antik Yunan ve Roma mirası konusunda Yunanistan’ın çabaları göz kamaştırıcıdır. Yunanlılar bir nev’i karakolun bahçesinden yoldan geçenleri taşlıyan çocuk gibi. Hem şımartılmış hem de haylazlıkta sınır yok.  O yüzden Türkiye ile bir çatışma ortamında ya da herhangi bir tartışma konusunda Yunanlıların cephesi bellidir.

Halledilemeyen Boğazlar

Lozan ile nefes alan Türkiye, başını biraz kaldırmak istiyordu. 15 sene aralıksız savaşın içinde olan bir ülke sürekli seferberliklerle aktif nüfusunu kaybetmişti.  1908'den beri durmadan savaşan bir imparatorluğun esnafı, sanatkarı bile kalmaz. Ticaret süreklilik ister. Bir yere kadar o bile götürülse onun da sonu yoktur.
Özellikle Balkan ülkeleri de savaşlarla ayrıldıkları Osmanlı'dan sonra kendi düzenlerini kurmak istiyordu. Herkesin derdi müşterek:  "güvenliği sağlamak...”

Bu yüzden bir an evvel ateşkes ve ülkelerin normal hayata geçişi önceliklendirilmiştir. Türkiye için, Lozan'da eksik kalan hususlardan birisi Boğaz'lardı.İtalya başbakanı Mussolini’nin niyeti hep işgal günlerinden beri İzmir idi. Ama olmadı. Ancak talepler devam ediyordu. Özellikle Antalya ve Akdeniz’i istiyordu. Listesi uzundu Mussolini’nin.  Başta Yunanistan olmak üzere diğer Balkan ülkelerini de tehdit ediyordu. 2. Dünya Savaşı'nda da Yunanistan'a girmişti.

Mustafa Kemal İtalyan tehdidini görüyor ve bölge ülkelerini uyarıyordu. Sonunda Balkan ülkeleri ile müşterek hareket edebilmek ve işbirliği yapabilmek için 1930’dan itibaren yoğun görüşmeler yaptılar ve “Balkan Paktı”hayata geçti. Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya ile 1934 yılında pakt kuruldu. Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye arasında imzalanan anlaşmaya (9 Şubat 1934)  Arnavutluk ve Bulgaristan katılmadı.

Şimdi Montrö ile devam edelim.

Ayasofya Camii bu anlaşmalar döneminde Ortodoks olan bu ülkelere belki “bir jest olarak” bakanlar kurulu kararı ile "müze"ye çevrilmiştir.Lozan'da istediğimiz gibi sonuç alamadığımız Boğaz'lar içinLozan'a müdahil bu ülkelere “Karadeniz’in güvenliğinin kendi güvenlikleri” demek olduğu hatırlatılarakbirtakım anlaşma ve işbirlikleri gerçekleştirilmiştir. Rusya ile de anlaşıldı. Milletler Cemiyeti’nde boğazların yeniden görüşülmesi için diplomatik girişimlerde bulunuldu.

20 Temmuz 1936'da imzalan Montrö Anlaşması 9 Kasım 1936'da resmen yürürlüğe girmiştir. Türkiye’nin o dönemki bu stratejik hamlesi bugün bile takdire şayan bir durumdur. Askersiz silahsız bir ”Boğazlar Meselesi” o dönem için de bugün de Türkiye için bir başka tehdittir. Montrö Anlaşması sonrası Türkiye gereken güvenliği sağlamak ve boğazların kontrolünü ve en önemlisi de  "Savaş durumunda askeri-sivil her türlü gemi geçişinin tamamen Türkiye'nin kontrolünde ve yetkisinde olacağı” hükmü ile bu kısmı kendi inisiyatifine aldı.

Ayasofya mevzusu

Montrö Anlaşması 9 Kasım 1936'da BM Sözleşmeleri arasına kaydedildi.  19 Kasım 1936'da da müze olan Ayasofya için sessizce "camii" olarak tapu kaydı düzenlenmiştir.2010 yılı Mayıs ayında, dönemin Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, arşiv kayıtlarında Ayasofya’nın tapusunun bulunduğunu açıklamıştı. 19 Kasım 1936 tarihli tapu kaydında yapının Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı’na ait olduğu görülmektedir.
 
Stratejik önemi bulunan Boğazların, yeniden hakimiyetimize alabilmek için muhatap ülkelerin "Ortodoksi" yanınahitap eden bir adımla Ayasofya müzeye çevrilmiş; Montrö Anlaşması sonrası da Camii olarak tapu kayıtlarına işlenmiştir.

Bu bir hamledir.

Türkiye “vezir” çekmiştir.
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
test